Cumartesi, Şubat 05, 2011

Askerlik şubesi anıları - 3

Ölümsüz seri uzun bir aradan sonra devam ediyor! Blogu takip eden insanların hepsi beni zaten tanıdığından(süper geniş bir okuyucu kitlem var evet) bu aralıkta neler olduğunu az çok biliyorlar. Bilmeyenler için de en azından şu anki durumu özetleyeyim: Sahil Güvenlik Mühendis Asteğmen BYK, Samsun Onarım Destek Komutanlığı'ndan bildiriyor, emredin okurlarım!

Bakalım dosyalarımıza geçen yazı nerede kalmış: *hırş* x 2, *hışırt*, hah buldum! Kasım'ın 15'i demişiz, çoğacayip şeyler demişiz, fragman demişiz... Bir kere çok pis kandırmışım sizi, Kasım'ın 15'inde bir halt olmadı çünkü bayram tatili vardı :D Ama isterseniz bayram tatilinde yaptığım değişik ve içerisinde bolca aile saadeti barındıran yolculuk vesaireyi ileri sarıp 22 Kasım, kara Pazartesiye gelelim.

O sabah uyandığımda içimde bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntı askerlik sonucunu öğrenme sıkıntısından çok "lanet olsun yine devlet dairesine gitmem lazım" sıkıntısıydı ki kendisini öğlene kadar falan çekmek zorunda kaldım çünkü "yeaa zaten geç kalktım şimdi gitsem hayyyvan gibi sıra vardır, öğleden sonra gideyim" diyen bir iç sesim vardı. Ayrıca yazının ilerleyen kısımlarında göreceğiniz üzere gayet haklı bir sıkıntıymış kendisi. Neyse, iç sesimin dediğini yapıp öğleden sonra çıktım yola. Askerlik şubesinin önünden geçip otoparka doğru ilerleken baktım ki sıra da maşallah içeriden dışarılara taşmış otoparkı zorlamaya başlamış, dedim ben hiç hız kesmeden eve gideyim en iyisi; e-devlet diye bir olay var oradan öğreniriz artık alıyorlar mı beni almıyorlar mı askerliğe diye.

Aynı hızla dolana dolana eve, oradan da hemen garnizon içerisinde bulunan minik PTT şubesine gittim e-devlet şifresi almak için. "e-devlet şifresi ne yea, mobil imza kullansana" diyenlere not: zamanında yaptığım mobil imza başvurusunun tamamlanması için aradığında derste olduğumdan meşgule verdiğim sevgili AVEA zahmet edip de tekrar aramadığı için mobil imzam yoktu malesef. Buz gibi havaya rağmen PTT şubesi önünde oluşmuş olan uzun sıraya anlam vermeye çalışarak bir süre bekledim. O arada Foursquare'den "check-in" bile yaptım hatta. Sonra sıranın bina içerisinde kalan kısmına ulaştığımda acı gerçekle karşılaştım: tüm bu insanlar, şubenin 50 metre çapı içerisinde en az 3 adet ATM de olmasına rağmen, fatura ödeme amacıyla burada toplanmışlardı. İçimden cahilliğe ve bu malca zihniyete söverek biraz daha bekledim ve o günün benim adıma sonunu getiren harika repliği duydum: "Beyefendi burası uç şube, sadece merkez şubelerden e-devlet şifresi alabiliyorsunuz.". Hay "allah kahretmesin"(kısaca AK, anladınız siz onu) dedim ve en yakın merkez şubenin hemmencecik Atakule'nin az berisinde olan Çankaya şubesi olduğunu öğrenerek içimde büyümeye başlayan gücün karnalık tarafını bir nebze olsun sakinleştirip eve dönebildim.

Takvimler 23 Kasım 2010 Salı'yı gösterdiğinde saat 10 gibi nispeten geç bir saatte, fatura sırası olmamasını umarak Çankaya PTT Merkez Şubesi'ne gittim. Neyse ki buradaki insanlar fatura ödemek için ya internet şubesini falan ya da, daha gerçekçi olursak, civardaki normal banka şubelerini tercih etmişlerdi. Kısa bir beklemenin ardından gişedeki ablamıza "e-devlet şifresi alcam ben" dememle ablanın yüzünde acı bir gülümseme görmem bir oldu: "Bir bakalım, sistem çalışmıyor şu an. 2 dakika önce verdim bir tane(evet doğru, gördüm ben de verdiği adamı) sonra gitti sistem." Bir kaç denemenin ardından öğleden sonra gelmemin işe yarayabileceği öğüdünü alarak oradan uzaklaştım. İçimdeki küçük Darth BYK tekrar güçlenmeye başlamıştı.

Aynı şubeye aynı günün öğleden sonrasında yapılan ziyarette de "godumun sistemi"nin hala çalışmadığını öğrendiğimde tam gözlerimden kırmızı ışıklar çıkararak karanlık tarafa geçiyordum ki durumu sezen abla "siz bana bilgilerinizi bırakın, ben sistem açıldığında şifrenizi alayım, yarın sabah gelir alırsınız" diyerek bir kez daha büyük felaketi önledi. Tabi bu süper sistemin ayakta kalması için şfire almak isteyen sevgili vatandaşlarımızdan 1TL gibi bir ücret alınıyormuş. Şifresini unutup tekrar almaya gelenleri ise soymak caizmiş: 10TL. Neyse, büyük bir saflık içerisinde nüfus cüzdanı bilgilerimi ve 1TL'mi ablaya teslim edip oradan hızla uzaklaştım.

Ertesi sabah "bence yine çalışmaz bu sistem, hiç uğraşmadan erkenden şubeye gideyim ne olacaksa olsun" diyen iç sesime kulak vererek şubeye gittim. Oldukça erken bir saatte gitmiş olmama rağmen 100'lü mertebede bir sıra numarası aldım ve danışmanın yolunu tuttum. Burada "vurun kahpeye"yi andıran bir darbe daha aldım: "Diplomanız, onun bilmem kaç tane fotokopisi, bilmem kaç tane fotoğrafınız ve başka vırt zırtlarınız nerede?". İçimden "eşşeğin şeyinde" derken dışımdaki sakin kalmaya çalışan şaşkın ses "E onların hepsini daha geçen ay yoklamada getirdim ki ben, bir daha mı getiriyoruz?" dedi. Aldığı "o zaman başka bu zaman başka" yanıtıyla başlayan yıkımım şube komutanından "yea ben önce bi öğrensem almışlar mı beni sonra ona göre belge getirmeye gitsem olma mı, he kurban?" sorusuna cevap olarak "onu kontrol etmek de yine uzun işlem, kimsenin sırasını yiyemeyiz"i duymamla tamamlandı diyebiliriz. Tüm devlet dairelerini ve kurumlarını havaya uçurmak isteyen küçük Darth BYK ve ben eve yollandık tekrar.

Eve giderken "şeytan dürttü" ve "nasıl olsa yolumun üzerinde" diye düşünerek PTT'ye uğradım. E-devlet şifremin sistemdeki sorundan dolayı hala çıkmadığını öğrenerek aynı hızla yoluma devam ettim ve inime vardım. Büyük bir hışımla yenen öğlen yemeği ve durumu anneye anlatıp isyan ederek bir nebze rahatladıktan sonra belgelerimi toparladım ve askerlik şubesinin yolunu tuttum. Artık beni durduracak hiçbir şey kalmamıştı, beklesindi beni askerlik şubesi!

Mi acaba? Devamı sonraki yazıda...

Pazartesi, Kasım 29, 2010

Askerlik şubesi anıları - 2

Geçen bölümde kahramanımız BYK belgelerini tamamlayıp dönmek üzere askerlik şubesinden ayrılmıştı. Sonrasında başına neler geldiğini öğrenmek istiyorsanız okumaya devam edin. "Bana ne lan BYK'tan askerlikten" diyenler hemen "Ctrl + W" yapsınlar, çok güzel bir şey olacak. (IE6 kullananlarda olmayacak ama hala IE6 kullanıyorsanız sizi Nevşehir'deki yeraltı mağaralarına alalım. Evinizden daha konforlu geleceğini garanti ediyorum.)

Ertesi sabah belgelerim tam olarak tekrar yanına gittiğim aynı memur beni gayet güler yüzlü karşıladıktan sonra yüzme bilip bilmediğim, hobim olup olmadığı vs. gibi eğlenceli sorulardan oluşan bir anket yapıp yanıtlarımı anında bilgisayara girdi. Sonrasında aşağıdaki doktorda sağlık kontrolünden geçebilmem için üzerine fotoğrafımı bantladığı bir belgeyi elime tutuşturarak "git kontrolden geç ve oradan alacağın kağıtla/onayla tekrar gel" dedi. Şimdiden asker olmaya alıştığımdan emre itaat edip aşağıdaki güzelim muayene sırasına girdim.

Sıra bana gelene kadar pek değişik bir şey olmadı. Daha sonra aralarında benim de bulunduğum 5-6 kişiyi içeriye aldılar. Hepimize önce botlarımızı sonra donlarımızı... Desem inanırdınız muhtemelen ama hayır hepimizi sıraya sokup önce belgeleri istediler sonrasında da ayakkabılarımızı çıkarttırıp boyumuzu ve kilomuzu ölçtüler. Üzerine çıkan kişinin kafasına yukarıdan inerek "Vıjjjjjk - tak" efektiyle  hafifçe vurup boyunu ve kilosunu ölçen aletten benim için "74 - 84" sonucu çıkmıştı. Ben içimden "oha ne ara 74 kiloya indim ben ya?" diye sevinirken acı gerçekle yüzleştim: 1.80+ sandığım boyum bu teknoloji harikası alette 1.74 çıkmıştı ve insandan çok ayaklı bir armutu andırdığım hissini kuvvetlendirmek üzere kilom da 84 olarak ölçülmüştü. Askeri standartta aletler olduğunu düşündüğümden ve "benim çocuğum aslında çok zeki" benzeri bir rezillik çıkartmak istemediğimden sonuçların bu şekilde kayıtlara geçmesine itiraz etmedim.

İçeri, doktorun yanına gittiğimde bir rahatsızlığım olup olmadığını sordu. Renk körü ve düz tabanım diyince "sen şöyle içeride ayakkabılarını çıkartıp bekle, diğerlerini aradan çıkartıp öyle bakayım sana" dedi. Yoksa çürük müydüm? Az sonra... (burada lütfen tuvalete gidin, bir çay falan koyup gelin ki daha heyecanlı olsun)

Doktor yanıma geldiğinde yüzü ifadesizdi. Ayklarıma bakıp, "nasıl, çok ağrı yapıyor mu?" diye sorduğunda "uzun süre ayakta kalırsam baya ağrıyor tabi ama yaşayabiliyorum" dedim. O da "zaten bu düz taban değil taban çökmesi, bir ayağın normale baya yakın" diyerek yüreğime su serpti(!). Devamında hayatımda kaçıncı kez gördüğümü hatırlamadığım o aptal renkli noktacıklardan oluşan defterde bir sürü sayıyı görememem ya da yanlış görmemle renk körü olduğum ve bunun ne tip olduğu(A-bilmemkaç gibi bir kodu var şubede) kayıtlara geçti.

Elimde doktor raporum, yüzümde gururlu ifadem, memurumun(evet o benimdi artık) yanına çıktığımda belgemde bir sorun olduğunu farkettik. (buraya da gerilim müziği alalım Uğur'cum)...

Doktor "askerliğe elverişlidir" damgasını basıp imzalamamıştı. Aynı hızla aşağı gidip bu ufak(!) ayrıntıyı da hallettikten sonra "ben hemen gitmek istiyorum askere" şeklindeki beyanım doğrultusunda bir erken sevk dilekçesi de imzaladım. Artık özgürdüm; en azından Kasım ortasına kadar özgürdüm yani. Sevgili memurum Kasım'ın 10-15'i gibi telefonla sevkimin gelip gelmediğini öğrenebileceğimi söyledi, ben de onaylayarak ayrıldım.

Kasım'ın 15'i geldiğindeyse çok ama çok ilginç şeyler olacaktı...

Mr. Fragman'ın sesiyle
On November 15th...
Lots of strange things are about to happen to...
BYK...
At Military Office...
At PTT...
And may be at more places!
Coming to Eğlencelik Okuma Parçaları...
VERY SOON!


Perşembe, Kasım 25, 2010

Askerlik şubesi anıları

Bundan bir kaç ay önce askere gitmeye karar veren kahramanımız BYK'ın Ekim ayında son yoklama işlemleri ve Kasım ayında sevk işlemleri için yaşadıklarını, gelin ondan hep beraber dinleyelim. Olur mu kuzucuklarım? EEEEVEEEEEEET(burası ilkokul çocuğu edasıyla olacak)

Aylardan Ekim, günlerden yoğun bir mesai günü. Gerekli izin alınmış, askerlik şubesine yarım evraklarla gidilmiştir. Sanılmaktadır ki bu gidiş zaten fasa fiso, asıl iş burada verilecek randevu ile olacak. Yanıldığımı anlamam malesef uzun sürecekti çünkü Ankara'daki tüm askerlik şubelerinin toplandığı bu binaya girebilmek için önce üzerimdeki tüm metal eşyaları bir kutuya, çantamı X ışını taramasına sokacak, devamında oradaki bir şube için sıra numarası alacak ve son aşamada cep telefonu ve usb bellek benzeri her şeyimi danışmaya teslim edip üzerimi tekrar arattıktan sonra içeri girecek ve bitmek bilmeyen sırayı bekleyecektim.

"Şube"ye gittiğimizde(her katta 2'şer şube var) hemen girişin solunda bulunan danışmadan birbirinin tıpatıp aynısı olan ve aynı kalitesizlikle basılmış birer kağıt verdiler doldurmam için. İnsanlardaki tükenmez kalem yeme hastalığı sebebiyle kalem bulmak için bir süre bekledim ve sonra sanki karbon kağıdı hiç icat edilmemişçesine sessizce iki kağıdı da aynı bilgilerle doldurdum. Bu bilgilerin neredeyse tamamının nüfus cüzdanımda falan yazıyor olması, kalan kısmınınsa "sağlık probleminiz var mı?" gibi "bilmem ki, siz bakmayacak mısınız ona?" şeklinde cevaplanabilecek sorulardan oluşması da olaya ayrı bir renk kattı.

Sıram geldiğinde elimde diplomamın aslı ve nüfus cüzdanım vardı ama ne yeterli sayıda fotoğrafım ne de o "aslı" olan şeylerin onlarca fotokopisi mevcuttu. Neyse ki benim gibi şaşkın ya da sorumsuz insanlara "akılsız başın cezasını ayaklar ve cüzdanlar çeker" lafını söylemek yerine giriş kısmına hem fotoğraf çekip basan bir yer hem de fotokopi çeken bir yer koymuşlardı. Yardımsever memur ablamız beni bir koşu oraya gönderdiğinde acı gerçekle karşılaştım: fotokopi makinelerinin ikisi de bozuktu ve fotoğraf basmak için kullanılan yazıcının da kartuşu bitmişti.

Fotokopi işlerini hemen dışarıda yanda bulunan, bu işle ihya olmasına rağmen dükkanın hali içler acısı olan bir yerde hallettim. Bu sırada ehliyetimin de fotokopisini vermemin iyi olacağı tavsiyesini alarak buna uydum ancak fotoğraf konusunda bu kadar şanslı değildim. Çevreden aldığım bilgiler ışığında çaresizce orada olması gereken fotoğrafçıyı aradım ancak bulamadım. Sonunda olması gereken yerin hemen yakınındaki bir dükkandan fotoğrafçının "bırakıcam artık bu işleri" dediğini ya da en azından sadece o bölgedeki "bu işleri" bırakacağını acı bir şekilde öğrendim.

Tekrar metal eşyalarımı bırakıp, çantamı taratıp, üzerimi aratıp koşa koşa memur ablanın yanına gittim ve başımdan geçen trajik olayları anlattım. O ise gayet soğuk kanlı bir şekilde "Ben bunlarla yapılabilecekleri yaptım. Sen yarın on yüz bin milyon fotoğrafla gel çünkü sağlık kontrolünde hastaneye sevk edilirsen 12(yazıyla ONİKİ) fotoğraf daha gerekecek." dedi. Bu bilgilerin ve nazikliğin şokuyla kafamı sallayarak onayladım ve koşarak oradan uzaklaştım.

Devamı gelecek...